Etrafta yürümeye devam ettim dükkanlar, restoranlar biraz daha güzelleşti. Nişanyan'ların önerdiği şık bir restoran gördüm. Biraz ileride bir şık restoran daha vardı, manzaralı terası vardı. Limana indikten sonra üşenmezsem geri çıkıp burada yiyeyim diye düşündüm. Dükkanlara gire çıka—ki dükkanlarda güzel artwork'ler, handicraft'ler, camlar, cam mozaikler, takılar, tişörtler vs. vardı—limana indim. Liman boyunca dizili, istisnasız hepsi boş olan restoranların teşrifatçıları tek tek kalkıp buyrun dedi. Ne saçma halbuki. Bu arada, arada sırada insanlar “yeni mi geldiniz veya gidiyor musunuz?” diye soruyorlar, sırt çantasından yolda olduğum belli. Limandaki üç beş restoranın hiçbirini beğenmeyip yol da bitince solda mendirek tarafından Beach Car Club gibi birşeyler, karşıda generic ve zevksiz bir resort, sağda ise tekrar otobüslere gittiğini tahmin ettiğim boşça bir yol var. Neyse ki sağa gidince hemen sağdan merdivenler var, deminki yerlere ama girmediğim sokaklara çıkıyor. Oo, pansiyonlar da varmış, çok gerekirse kalabileceğim, sempatik görünenler. Derken limana diğer taraftan inen yola geldim. Yoruldum, acıktım ve şu restoranın gölgesi ve manzarası güzel görünüyor. Oturdum.
Menüyü görünce bir an pişman oldum çünkü tipik bir turistik menüydü. Uzun, tipografisi kiç ve imla hataları dolu ve tipik averaj yemekler, sadece İngilizce yazılmış. Yok, günahlarını almayayım, imla hataları çok az olmuş olabilir. Fazla risk almamak için salata ve kalamar istedim. Domates ve soğan salatası, özellikle domatesin güzelliğinden, harikaydı. Kalamar da aslında riskti ama son iki seferdir bayağı kötüsünü yemiştim, deneyeme devam edecektim. Son iki seferdir değil, bayağı uzun süredir yediğim en iyi kalamardı. Zaten bir süre sonra terastaki tüm masalar doldu, diğer restoranlar hala boştu. Adı Akın restoran.
Bu arada aldığım kitabı okumaya başladım: Lycia. Arkeolog Cevdet Bayburtluoğlu yazmış, profesör. Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü'nün yayını. İngilizce (yani Türkçe yazmış ama çevrilmiş) ama çok iyi yazmış. Likya'ya 1954'te ilk gelişini ve yolun zorluğunu, sonra öğrencileri ile bir geldiğinde aç kalma derecesine gelmelerini anlatmış. Sonra da coğrafyasında bahsedip Likya tarihine ve tek tek kalıntılara ve antik şehirlere geçiyor. Coğrafyasına kadar olan bölümden, oraları tutkuyla sevdiği, çok katlı binalara izin veren, hayvanları vuran, seraları ve hormonları / ilaçları narenciyeye tercih eden anlayışa kızıyor ve derin endişe duyuyor. Yeterince okursam bir yerleri gezinmeye niyetlenebilirim ama sanmıyorum.
Kalkan Kaş'tan daha küçük. Liman küçük olmasa da az sayıda tekne var. Limanın iki tarafına doğru ise, muhtemelen çok da uygun sahil olmadığından ne kumsal ne de beach yok. Genelde denizle içli dışlı bir yer gibi görünmüyor yani. Zaten otobüs durağının yukarısı, tepelere doğru hep yabancılara pazarlanan otel ve daireler dolu. Yine emlak faaliyeti.
Sırtlandım çantayı, tekrar yukarı. O teraslı restorana gitmezsem içimde kalacak. Yolda kesilmiş ve lamba, mumluk olarak kullanılan çömlekler, seramik fincan ve vazolar, mermer nesneler ve dahi kilim / halı satan bir dükkandan 8 tane minyatür güveç aldım, 4-5 santim çapında. Başka dükkanlar da karıştırdım, sonra Coast adındaki bu restorana girdim, bir kat çıktım, bir masa etrafında 3-5 genç. Çantamı bırakıp bir kat daha çıktım terasa. Denize en uzak iki masanın tepesinde şemsiye var, diğer masalar yanıyor. İyi, ne yapalım, arkaya oturdum.
Şimdiye kadar pek yemekten bahsetmemiştim ama burada yine yemek eleştirmenliğim tuttu. Menü "international." Masaya örtü veya Amerikan servis yerine son moda olan, karşıdan karşıya şerit örtü koydular. Şirin tuzluk-biberlik. Mavi kumaş peçete ve kıskandıran peçete halkası. Sandalyeler bu arada beyaz deri taklidi. İki köşede koltuklar var. Ortada minik bir japon çeşmesi. İstediğim roka salatası kocaman bir tabakta, şık ve lezzetli, hem de pestolu, çam fıstıklı, mısırlı falan, harika. Ardından yediğim crumble o sıcakta fazla geldiyse de lezzetli, dondurması da çok iyi geldi. O kadar günden sonra bir de espresso. Bir vaha burası. Tuvaletin de şirinliğini ve özenilmişliğini görünce hayran oldum. Kadın eli değmiş olduğunu, sahibinin bir süre önce buraya yerleşmiş bir Avrupalı kadın olduğunu tahmin ettim.
Kalkan'ın buradan görünen başka bir hali var. Teras-kasaba. Her binanın en tepesini ne derecede deniz görüyor olursa olsun, hemen teras yapmışlar. Şu öndekinde bir çift kitap okuyor, mesken orası belli ki. Aşkam üstü, güneş batışında, güneşin kızgınlığı azalıp serinlediğinde ve gece başka başka keyfi var belli ki.
Tüm menüyü deneyemediğime üzülüp hesabı istiyorum, bir kat iniyorum. Çantamı sırtlarken sahibinin Türk mü yabancı mı olduğunu soruyorum. Bana menüyü getiren, parmak arası terlikli esmer tip “Sahibi benim” diyor! Dokuz gün olmuş açılalı. Sultanahmet'ten gelmişmiş. Beğendiğimi söylüyorum, hayırlı olsun diyorum ve gelenlere tavsiye edeceğimi söylüyorum.
Hemen çıkışta tam karşıda elbise ve bluzlar satan bir dükkan var. İçeride kumaş ruloları ve dikiş makinası. Miskin bir köpek ve sempatik bir kadın. Deneye deneye, karıştıra karıştıra, farklı bedenler isteye isteye anneme fıstık yeşili bol bir elbise, babama bej uzun kollu bol bir bluz, kendime kolsuz, çizgili bir bluz alıyorum.
Ardında postaneden kartpostalı gönderdim, otobüs durağına geri yürüdüm. Gar falan diyemiyorum çünkü bir kavşağın köşesinde yanyana dizili 3-4 “yazıhane”den ibaret. 15 dakika içinde gelirmiş Fethiye otobüsü.
Bu arada tam otobüs şirketlerininki haricinde kargo şirketi olmadığını öğrenmişken bir Yurtiçi Kargo minibüsü geçiyor, koşup durduruyorum. Elbiseleri, bitirdiğim ve okumayacağım birer kitabı, minyatür güveçleri gönderiyorum İstanbul'a. Sonuçta 3-4 saat geçirdiğim Kalkan'dan olumlu bir izlenimle ayrılıyorum.
İnsanlar bütün yol boyunca inanılmaz iyi davrandılar bana. Hem insaniyetlerini kaybetmemiş ve rahat olduklarından hem de ben tek başına seyahat eden, belli ki biraz kaçık bir kadın olduğumdan kolluyorlar, yol gösteriyorlar. Kimse garipsemiyor nedense. Kekova'da sadece Salih Bey değil, turistler de iyi davrandı, bulaşmadı. Kaş yolunda o Şevket Bey babacan / mafioso tavrıyla iyi davranırken personeli sürekli gülümsüyor. Kaş'ta Levent zaten yeğeniymişim gibi davrandı, her türlü şımarıklığa teşvik etti. Burada bile ilk geldiğimde sahilden girdim kahvaltı masalarının olduğu yere, girişteki kadın ve bir çalışan “yardımcı olabilir miyiz?” dediler, ne işiniz var gibisinden. Sırt çantalı paspal halimle öyle tezat oluşturuyorum ki. Odaya yerleşip sonra içkiye yemeğe çıkınca, o girişteki kadın, otel sahibesi Günsenin hanım, kendisinin de dağ taş sırt çantasıyla gezdiğini, backpacker'ı anında tanıdığını söyledi. En korktuğum yerde bile, kanı ısındı, she took an instant liking. Kaş'ta oteli ararken halime acıyan üç kadın, Kalkan'da tüm dükkan sahipleri, Levent'in mangal partisindeki arkadaşları. Hoşlarına gittim belli ki. Mayıs ortasında, tek başına, sırt çantalı, Türk. Bir de üstüne üstlük çok çalışıp da tatile gelmiş değil, Homer gibi iç yolculuk yapmaya gelmiş. Bir de üstüne üstlük tek başına olmaktan hiç rahatsız değil, aksine uzun uzun yiyor, keyfini çıkara çıkara. Şarabını kaçırmadan.

2 Comments:
Bir Kalkan li olarak sunu soyleyebilirim ki, Kalkan hakkinda bahsedebilecek hicbirsey yapmamissin. Bosuna gitmissin oraya. Anlatma yani buralarda su bu diye.
Kızmanıza gerek yok, ben sadece 3-4 saat geçirdiğimi söylemişim zaten. Bir de ben de anlatmazsam kim anlatacak? Bu geziye çıkmadan önce, çok uzun süre internette gezinip otel reklamı olmayan, boş havada laflar etmeyen düzgün bir rehber, bir yazı, bir görüş aradım ve bulamadım. Yazdıklarımı sizi üzecek değil, tersine azıcık katkıda bulunacak birşeyler diye düşünmüştüm. Üstüne üstlük, Kalkan'ı sevdiğimi söyleyerek bitirmişim...
Post a Comment
<< Home