Happy happy I am happy, defter defter here I come. Odada yazıyorum yine ama olsun, zaten çok güneş.
Dün öğlen 12.15'te uçağa bindim. Atlasjet. Selçuk 1973 model, üstü açık Tip 181 model vosvosla beni havaalanına bıraktı. Daha binaya girip güvenliği geçmeden bir sırıtma aldı beni: “Nihayet özgürüm, nihayet istediğim tatile çıkıyorum, nihayet yalnız kalacağım.” Uçak rötarlı kalktı, daha doğrusu kalkmış çünkü kaptan söyledi ama kalkana kadar ben uyuyakaldım. Sandviç verdiklerinde bir uyandım, hızla yedim çünkü açtım. Sonra inene kadar dışarı baktım. nerelerde olduğumuz konusunda pek bir fikrim yoktu; bir ara önümdeki adam, yanındaki amirine “Isparta burası” dedi. Nereden anladı hiçbir fikrim yok. Sonra yerde beyaz beyaz şeritler görünmeye başladı. Seralar. Yer gök sera. Bu arada inişe geçtik ve ileride yüksek binalar göründü: şehir yani. Ben de böylece ne kadar cahil olduğumu anladım. Ben nedense hep sadece Dalaman havaalanı olduğunu zannedip Antalya'da ayrıca bir havaalanı olduğunu bilmiyor, Dalaman'a inmeyi bekliyorum.
İndik, küçücük ve tipik havaalanı binasına yürüdük, bavulumu alıp Havaş otobüsüne bindim. Bu arada saat iki civarı. Sabah Kale Pansiyon'a telefon ettiğimde konuştuğum adam saat üç gibi Falez Otel'in karşısından minibüsler kalktığını söylemişti. Onun için heyecanlı, restless zamanlarım başladı. Bir an önce kalksın istiyorum, bir taraftan da ne kadar süreceğini bilmediğim için belki de anlamı yok. Şoför bileti kesmeye geldi, nerede ineceğimi sordu. “Falez otel, gittiğiniz yolun sonuna kadar gitmem mi gerek, daha önce mi ineceğim?” soruma şöyle manasız bir cevap verdi: “Son duraktan üç durak önce.” Belli ki yolu bilmiyorum, bana ne faydası var bu bilginin? Ayrıca sondan sayma imkanım var mı? Neyse ki artık biliyor, haber verir diye ümit ettim.
Yola çıkıp şehrin ortasından veya muhtemelen uzantıları olan bir mahallelerin ana caddelerinden geçtik. Çirkin tabelalar, yapışık manasız apartmanlarla dolu. İzmir'de Üçkuyular'a giden yolları andırıyor biraz ama bir sokak ötede deniz olduğuna, Akdeniz sahilinde olduğumuza dair hiçbir belirti yok. İstanbul'a nazaran bir rahatlık farkediliyor olsa olsa.
Onbeş dakika Falez otelinin karşısındaydık. Sahildeki otelin arka tarafında o kadar büyük Falez yazıyor ki kaçırmaya imkan yok. Yanında Sheraton. Zaten diğer tarafta da minibüsler. Bir iki kişiyle indim, sordum Kekova minibüsünü, sorduğum adamlar bilmiyor, onların sorduğu şoför de iki buçukta dedi. Üç beş dakika geçmiş gerçi ama ha geldi ha gelecek demek istiyor anlaşılan. Bir de İngilizce söylemeye çalışıp saatini gösteriyor. Hoşgeldiniz turist zannedilmeceye.
Gelen her minibüse bakıyorum, üstünde yazacak mı yazmayacak mı bilmiyorum, salak salak sormak istemiyorum, arada sırada arkalara doğru yürüyüp çantama birşey olmasında diye geri yürüyorum. Bu arada minibüslerin önünde yazan yer adları da pek birşey ifade etmiyor. Çoğu Beldibi, Göynük, Kemer ve daha güneye gideceğimi biliyorum ama yine de kestiremiyorum. Bu kaçırma stresinin yanında bir de “para çekmeli miydim, zamanım var mı, acaba Garanti nerede, sonradan çok yakında olmuş olduğunu öğrenirsem kıl olmaz mıyım?” diye geriliyorum. Hele bir de minibüsü göz göre göre kaçırırsam daha kıl olacağım çünkü bir daha minibüs yok ve şehirde kalmam veya Olympos'u falan araştırmam gerekecek.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home