Sunday, May 15, 2005

Kekova'dan “Glass Bottom Boat”a binince siyah gömlekli, esmer ve çirkin sahibi, çantamı şöyle köşeye koymamı söyledi. “Bu Hollandalılar başkasını tekneye alırsam laf ediyorlar” dedi. Küçük çantayla üst güverteye çıktım ama hem belli ki Hollandalılar her yere yayılmış hem de çok güneş. En köşedeki sandalyeye oturmamla bir adamın Hollanda'ca “Teknede yabancı var” demesi ve benim inmem bir oldu. Hem adamın nalet suratından, hem cümlenin raus'lu, Almanca'ya benzer yapısından hemen anladım ne dediğini.

Aşağıda kafeterya usulü dizilmiş masaların birine oturdum, etrafa baktım, bana diyet kola ikram ettiler. Demir alıp Üçağız'a girdik. Girerkenki kaya parçaları hep vaktiyle oyulmuş. Mezarlar köyün içinde ve etrafında. Karşıdan karşıya tek şehirmiş herhalde. Bir gulet bize bağlandı, bu teknenin sahibinin oğlunun teknesiymiş ve enjektör pompasında bilmemne bozuk olduğu için Kaş'a kadar çekecekmişiz.

Ardından karşı kıyıya tekrar batık şehir kısmına gidince ben diğer tarafa geçtim. Geçmez olaydım. Önce rehberlik yapan schmuck sözcüğünün cuk oturduğu beyzbol şapkalı, havai gömlekli adamla konuşmak durumunda kaldım. Ardından tam yan masalarına oturacaktım ki sahibin arkadaşı yaşlıca adam “yalnız kalma” deyince onun ve tekne sahibinin oturduğu masaya oturmuş bulundum. Tekne sahibi susmuyor, bir taraftan Hollandalılara laf yetiştirip arkalarından küfür ediyor, bir taraftan bana hikayeler anlatıyor. 86'da Beyoğlu'ndan emniyet amiriymiş, herkes ondan çok korkarmış, Taksim meydanında adam dövermiş. Kaş'ta doğduğu için Kaş'a dönmüş sonra. 3000 sterlinle İngiltere'ye gitmiş ama ilk iş çaldırmış. Tüm Avrupa'yı gezmiş. Oğlunun bir İngiliz'den çocuğu varmış ama vizede çok sorun çıkarmalarına kızıp yanına gitmiyormuş. Şu yanından geçtiğimiz koy onunmuş. Kürt mafyasına kızıyormuş, bir kavgada bir Muş'luyu vurup öldürmüş, kendi de yaralanmış, içeride yatmış. Burada çocukken 30 kiloluk balık tutarlarmış tek seferde. Sigaradan o kadar nefret ediyormuş ki bazen sırf sigara içtikleri için otele müşterileri almadığı oluyormuş. 60 odalı oteli varmış Kaş'ta. En yakın Yunan adası 3 mille Meis'miş. Bilmem anlatabildim mi?

Bu arada Hollandalılar, bir turla gelmiş, 65-85 yaş arasında, yaklaşık 40 kişilik bir grup. Başlarındaki adam her sene yeni insanlar getiriyormuş. Kekova'da tekneye tekrar bindikleri andan itibaren güverteden aşağıya inip mütemadiyen önce su, sonra bira, sonra ice tea, sonra şarap, sonra da kahve istediler. Durmadan geliyorlar, ikişer üçer bira istiyorlar, alkol ve güneşten kızardıkları halde devam ediyorlar. İngilizce söylüyorlar, çalışanlardan biri dönüp patrona “şunu bunu istiyorlar” diyor, patron “ver” diyor, ardından küfrediyor. Açık büfe, limitsiz içki şeklinde anlaşma yapmışlar. Hollandalıların da birasının sonu gelmiyor tabii. Ama adam mütemadiyen her bir geldiklerinde laf ediyor: “Çingene bunlar, anlaşmaz olaydım, orada bira 5 Euro tabii, bak şimdi bardak da ister, bak cebine atıyor biraları şerefsiz, bak şimdi iki kahve istediler ya 20 tane daha isterler.” Bir kere anlaştıktan sonra bu kadar laf etmesi saçma sanki ama içi gidiyor her seferinde. Bir taraftan “turist gelecek ama bedavaya tatil yapacak, para harcamayacak” denmesini mikro ölçekte nasıl play out edildiğini görüyor insan, bir taraftan da adamın “Onurlu bir millet olamadık, şunların karşısında el pençe olmaktan kurtulamadık” demesine hak vermemek imkansız.
Adam oteli olduğundan bahsettikten sonra, iki-üç soruyla hemen benim henüz nerede kalacağımı bilmediğimi anladı ve hemen oteli pazarlamaya başladı. Zaten bir süre sonra Kaş körfezine girip de görünmeye başladığında pazarlamasına devam etti. “Bak işte sahildeki, bak çok güzel değil mi?” Restoranı da varmış, 800 kişilikmiş. Oteline ucuz fiyat verirmiş. Hatta otelde birine telefon etti, “bir kız gelecek, 30 lira al, fazla alma, limana gel kızı götür otele.” dedi. Bu arada Hollandalılara küfrederken izzet ikram başladı, kesilmiş soyulmuş elmalar, erikler, sonra da şaraplar (“Bu heriflere o kadar ikram ediyoruz, Türk'e mi etmeyeceğiz?”). Şarap adamda hafiften kafa da yaptı. Ve ben çok sıkıldım tabii, belki de bana tecavüz etmeye niyetlendiğine karar verdim. Buraya bir dipnot koyalım, ben bunları Olympos plajında yazarken, Holllandalılar, bizimkiler, üçer beşer etrafımı sardı. Hiçbiri tanımadı, çarşıda da tanımadılar çok şükür ama ne gerekleri vardı şimdi?

Azap bir 15 dakika daha sürdükten sonra limana vardık. Aman yarabbim Kaş denizden ne kadar çirkin gözüküyor. Çok özel olmayan dağların doğanın ortasında bir apartman yığını. Sağ tepeye doğru çıkan bir şerit var bir de. Kekova'dan, Kale'den sonra buraya gelesim hiç yok! Neyseki limana girince daha sempatik gözüktü.

Bağlayınca, çantamı sırtıma alıp adama teşekür edip koşar adımlarla uzaklaştım ama bana yolu adamın otelinin bir çalışanı gösterdi. Otelini de görmesem ayıp olacak. İyi, gördük, küçücük oda, arka tarafta, sardunyalar var ve hakikaten sahilde.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home