Yanlış zamanda doğmuşum. 15-20 yıl önce gelebilmesymişim Ölüdeniz'e keşke. Ya da her ne zaman bakir idiyse. Nişanyan'ların tabiri ile “ne yazık ki doğası çok güzel bir yer.”
Biraz önce otelden çıktım, havlu baktım, seçemedim ve yürümeye başladım. Binalar bitince sağda taksi durağı, postane ve minibüs garajı. Etrafta "Ölüdeniz Tabiat Parkı Hoşgeldiniz” tabelaları. Park girişi. Orada da Türk olduğumu hemen anlamalarından, nasıl anlayıverdiklerini nihayet kesin olarak çözdüm. Şapkam, uzun kollu bluzum ve pantalonumdan. Ben güneşten deli gibi korunurken önümdeki çift mümkün olduğunca cıbıl. Bir de etrafta bu kadar turist görünce anlıyorsun ki you can just tell.
Park girişinde 2.25 YTL verdikten sonra taştan bir yoldan yürünüyor. Ortası yer yer çiçek, yer yer çimen. Sağ sol ökaliptüs ağacı. Biraz yürüdükten sonra kumsala inip denizden yürümek istiyorum. Gidiyorum ama batıyorum. Kumsaldan nefret ediyorum, ince kum olan iç taraflarında da çakıl olan denize yakın taraflarında da ayaklarım sürekli batıyor. Terliği çıkarsam daha beter. Şükür sıcak değil. Üstelik büyük hayalkırıklığı. Hep Ölüdeniz'de incecik kum olduğunu hayal etmiştim. Pes edip geri taş yola çıkıyorum, devam ediyorum, büfeteryasından geçiyorum, tekrar plaja iniyorum. Hollandalılar denize girmiş bile. Yine batıyorum, zor ilerliyorum ama artık burnuna geldim sayılır, dönüp iç tarafını göreyim. Yok olmadı, burna, döndüğü yere varınca tekrar taşlı yol.
Bu kumsal ve batma olayına kıl olduğum yetmiyormuş gibi şemsiyelere de kıl oldum. İlk önce Lipton Ice Tea plajına inmiştim. Şimdi de Algida plajındayım. Pis radyo müziği de var. Ya neden bu doğa güzelliğine kadar girmesine izin veriyoruz ulusaşırı dev şirketlerin zevksiz derecede renkli şemsiyelerinin? Fransız rivierasında var mı, ya da Finlandiya'da? Hatta Tayland'da? Aslında var mı bilmiyorum ama Avrupalıların milliyetçi duygularla ve akıllı turizm politikalarıyla izin vermediklerini, Tayland'da da tam da ulusaşırı devlerden uzaklığı, egzotikliği pazarlamak yönünde hasırlar bambular kullanıldığını–belki oryantalist bir bakışla—hayal ediyorum.
Bir ökaliptüs ağacının gölgesinde oturmuştum, güneş döndü, şezlongu ileri almak durumundayım enseme güneş gelmemesi için.
Burnu döndüm, lagün tarafına geldim. Biraz ileride zaten sazlık olduğu için lagüne bakan tarafta uzun süre gölge vaad eden bir ökaliptüs ağacının batısındaki bir şezlonga yerleştim. Şezlongu gittikçe kuzeye, sonra doğuya çekeceğim anlaşılan.
Görevli bir genç çocuk geldi. Şezlong için 4 YTL aldı. Şemsiye parası ayrı. Ben istemedim. Etrafta çok az insan var, saat tahminim 11 falan. Yani yaz ortası burası curcuna olunca anlamı kalıyor mu acaba dünyanın en güzel yerlerinden birinde olmanın?
Biraz hayalkırıklığı ve şaşkınlıkla karşılamış olmama rağmen, tasvir etmenin de okuyucuyu tam hazırlayacağını düşünmüyorum. Hayalkırıklığını anlattım. Şaşkınlık çünkü meşhur burnun iç tarafında, kuzeyinde bir lagün olduğunun, karşı kıyıda da kumsal ve binalar olduğunun farkında değildim. Ne de lagünün kendi başına sakin ve güzel bir doğa parçası olduğunun. Ayrıca şimdiye kadar gördüğüm resimlerden orada nasıl bir takım oteller olabildiğini anlamamıştım, Nişanyan'ların kitabındaki "otel cambul cumbulunu." Meğer Fethiye'den 3-5, burada bir iki kilometre uzaklıktaki Hisarönü ve Ovacık köylerinden başlayarak, Marmaris'ten alışık olduğumdan daha da beter bir İngiliz çöplüğü varmış. Daha yukarıda olan bu köylerde sadece İngilizce yazılar. Dağ taş bidik bidik binalar, resort, paradise, garden adı verilen kutular, emlak ve inşaat ilanları, English breakfast'lar, pizzacılar, Çin ve Hint lokantaları ve turistik daha bir sürü şey. Ardından buraya inince bütün vadi aynı şehirleşmiş / şehirleşememiş mezbelelik. Ama o yan vadi. Kumburnu'nun olduğu meşhur vadiyle mezbelelik vadisini çok da yüksek olmayan ama yeten bir tepe ayırıyor. İki vadinin ortak noktası güneye bakan upuzun kumsal.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home